| · Yapıştırıcılar Nasıl Yapıştırıyor?
Yapıştırıcıların
sağladığı yapıştırma olayı aslında kimyasal reaksiyondan başka birşey
değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler
kullanarak yaparlar. Yapıştırma olayında benzer yada iki malzemeden iki
madde, birde yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.
Yapıştırıcı moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme
eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekir.
|
| · Radyonun Sesi Açılınca Pil Daha Çabuk mu Biter?
Pille
çalisan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler.
Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu
arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur. Ses sonuna
kadar açıldığında pillerden çekilen akim yüzde 30 artmaktadır. Bu
durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses yükselticisi olan
bütün radyo, teyp, volkmen vb. için aynidir.
|
| · Matematikte Niçin -2 ile -2 nin Çarpımı +4 Eder?
Haftanın
beş günü ise otobüs ile gidip geldiğinizi varsayalım. Her sefer bir
milyonluk bir biletle yapılıyor. On milyon tutarında on tane bilet
aldınız. Her gün gidiş geliş kullandıkça iki tanesi eksiliyor. Bunun
eşitlikteki yeri (-2) dır dır. Siz bu isi beş gün süresince yani 5 kez
yaparsanız (-2)x( +5)= 10 olur. Diyelim ki bayram tatilinin iki günü o
haftanın Perşembe ve Cuma günlerine geldi ve tatil. Bu kez yapmanız
gerekeni yapmıyorsunuz. İki günlük 4 bileti kullanmıyorsunuz. Bu
hareket, yapmanız gerekene göre negatif yani ters yönde bir harekettir.
Her gün bilet almak yerine iki gün süresince hiç bilet
kullanmıyorsunuz. İki kere negatif hareketi "-2" bilet üzerinde yapınca
o hafta elinizde (-2)x( -2) =(+4) . bilet kalıyor.
|
| · Termos Nasıl Sıcağı Sıcak, Soğuğu Soğuk Tutuyor?
Tek
nedeni vardır, vakum. Yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki kap
vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam sisedir.
İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa da üreticiler
tarafından elde edilebilen tama yakin bir boşluk vardır. Vakumlu bir
ortamda hava molekülleri de olmadığından isi iletilemez. Cismin ısısı
başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden dışarıya, dışardan içeriye
ısı geçişi olmaz. Böylece termosa konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa
soğuk kalır.
|
| · Bir Hafta Niçin 7 Gündür?
Babilliler
7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda
bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 olusu bu sayıyı
gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde, göğün 7 kat olusu ve
doğadaki ana renk sayısının 7 olusu, müzik notalarının 7 olusu sayının
önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını
değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük
hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün
olarak kaldı.
|
| · Niçin Otellerin Kapıları Döner Kapıdır?
Döner
kapıların tek amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içerleri
devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava
rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle
klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin
girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner
kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk
havanın da içeri girmesini-engeller.
|
| · Bardaktaki Buzlar Niçin Birbirlerine Yapışırlar?
Buzun
erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki
buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma
oluşur. Bir kabin içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her
biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu, noktada
çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz
küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak
yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.
|
| · Kumaşlar Yıkandıktan Sonra Niçin Çeker?
Aslında
kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumasın az biraz uzaması
gerekmektedir. Ama-bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı
çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. kumaş
yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına
gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek isi, çalkalama,
sabun hepsi kumasın çekmesini kolaylastirir. Kumaş birkaç kez
yıkandıktan sonra ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra
yıkandığında çekmez.
|
| · Çinlilerin Gözleri Neden Çekiktir?
Yalnız
Çinlilerin değil Orta ve Güneydoğu Asyada yasayanların, Japonların
hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada
aynidir. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye
nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı,
gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım
insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından
korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki
bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının
buzul çağında kuzeyde yasadıkları daha sonra güneye indikleri
kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgâra karsı
korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için
daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları
da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani
çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
|
| · Ateş Böceği Nasıl Işık Saçıyor?
Yaz
gecelerinin karanlığında otların arasında veya havada uçarken
parıldayan, yanıp sönerek sarı-yeşil bir ışık veren bir böceği
görmüşsünüzdür. Yanına yaklaşıldığında ışığını söndüren, gece
karanlığında izini kaybettiren bu böceğin ismi ateş böceğidir.
Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi
yoktur. Bunun bilimsel adı “soğuk ışık”tır ki günümüz teknolojisi bu
ışığı henüz yapay olarak üretmeyi başaramamıştır. Bilim insanları
dünyada milyonlarca yıldır mevcut olan bu tabiat teknolojisinin önce
çalışma mekanizmasını çözmek sonra da taklit ederek insanlık hizmetine
sunabilmek için çalışmalarına hız vermişlerdir.
Kısa bir zaman öncesine kadar sürtünme veya ısı olmadan ışık elde
etmenin imkansız olduğuna inanılıyordu. Nasıl ki normal bir ampul
kendisine verilen enerjinin yüzde 4”ünü, florasan ampul ise yüzde
10”unu ışığa dönüştürebiliyor, geri kalanını ısı olarak yayıyorsa, ateş
böceğinde de benzer bir durum olduğunu sanan bilim insanları, böceğin
bu iş için kullandığı enerjinin tamamını ışığa dönüştürebildiğini
tespit edince hayrete düştüler. Gelelim ateşböceğinin ışık üretme
mekanizmasına... Aslında ateş böceklerinin ışık verme reaksiyonları o
kadar hızlıdır ki bu fonksiyonun kademelerini incelemek hemen hemen
imkânsızdır. Yani ışık üretim mekanizması hakkındaki bilgiler hala
teoride kalmaktadırlar. Kesin olarak bilinen bunun moleküler seviyede
kimyasal bir işlem olduğu, bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek
enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa
dönüştürebildikleridir.
Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan guddelerden,
ışık elde elmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmekledir.
Bunlardan birincisinin kimyasal yapısı aydınlatılmış ve yapay olarak
elde edilmiştir. İkincisinin ise yapısındaki gizem çözülmesine rağmen
sentetik olarak üretilmesi hala mümkün olamamıştır. Ateş böceklerinde
üretilen iki kimyasalın birleşiminin de ışık vermeye tam olarak
yetmediği, böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme
anında burayı oksijenle beslemesi gerektiği tespit edilmiştir.
Bilinmeyen bir başka ayrımı ise bu ışığı hangi şalterin açıp
kapadığıdır.
Bu gizemli böceklerin 2 bin çeşidi olup erkekleri uçabilirken dişileri
kanatsızdırlar. Erkekler dişileri aramak için geceleri uçarlar ve
ışıklarını birbirleri ile iletişim kurmak için kullanırlar. En iyi ışık
verimini gelişmiş dişiler verir. Ateş böcekleri geceleri 3 saat süreyle
ışık verebilirler.
Genellikle ısırarak zehirledikleri salyangozları yedikleri için kireçli
toprakların olduğu nemli bölgelerde daha çok görünürler. Parlamayı
sağlayan kimyasal maddeler sayesinde, kazara onu yiyen bir düşmanı
kusmak zorunda kalır ve bir daha başka ateş böceği yemeye teşebbüs
etmez.
|
| · Doğum Gününde Pasta Kesme Adeti Nereden Geliyor?
Düğünlerde
pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk
dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan
bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni
ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar
nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır. Pasta
sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi
gelişimi içinde kek demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının
bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile
ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanyada olmuştur. 13. yüzyılda Almanyada
çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum
günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu. Doğum günü kutlaması sabaha
karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş
pasta kek eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki
mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli
yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları
üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu. Pastanın üzerindeki mumların
sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün
sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler
getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o
zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti. Günümüzde her
yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların
bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir
üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek
gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır
|
| · Çinliler Yiyecekleri Niçin Çubuklarla Yerler?
Aslında
nedeni tam bilinmiyor. Bir görüşe göre, vakti zamanında Çin
imparatorlarından biri halkın ayaklanmasından korktuğundan, eritilip
silah olarak tekrar kullanılabilecek metal olan her şeyin toplanmasını
emretmiş. Ellerindeki bıçak, kaşık ve benzeri şeyleri vermek zorunda
kalan Çinliler ne yapsınlar, çaresiz bambu kamışlarından yapılmış ince
çubuklarla yemek yemeye alışmışlar. Akla daha yatkın gelen diğer bir
görüşe göre ise çubukla yemek adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük
parçalara bölüp yeme alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman
içinde çok önemli bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Yemek çubukları
milattan bir yüzyıl önce doğmuş. Yemeği içindeki yağa atıp karıştırarak
pişirmeye yarayan tava benzeri kaplar kullanılmadan önce yiyecekler
odun ateşi üzerinde pişiriliyormuş. Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek
ihtiyacından dolayı ormanlar kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de
odun, yani yakacak sıkıntısı başlamış. Zamanla etleri ve sebzeleri çok
küçük parçalara bölüp, yağ içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli
pişmeyi hem de odundan tasarrufu sağladığını görmüşler. O zamanlar ağaç
sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak zenginlere mahsus bir lüks
olduğundan insanlar bir elleri ile yiyecek veya pirinç tabağını
tutuyor, yemek yemek için de sadece diğer ellerini
kullanabiliyorlarmış. Çinlilerin yemeklerinin bol soslu olduğunu
söylemeye gerek yok. Yerken çubukları kullanmak, her şeyi tek elle
yemek zorunda olan Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu
çözdüğü için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan,
çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş. Şimdi artık ne metal ne de ağaç
kıtlığı var. Zaten onların yerini sentetik malzemeler çoktan almış
durumda. Ne var ki bırakın Çini, diğer ülkelerdeki bir çok insan bile
bir Çin lokantası bulup, çubuklarla yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun
veya odun yokluğunun yarattığı eziyete seve seve katlanıyorlar.
|
| · Yılbaşında Çam Ağacı Süsleme Adeti Nereden Geliyor?
Yılbaşı
günlerinde, evin bir köşesinde, minik bir çam ağacı bulundurmak ve onu
süslemek adetinin kökeninin Almanya olduğu ileri sürülür. Almanların
cennet ağacı adını verdikleri ve Adem ile Havvanın gizemli hikayesine
dayanarak üzerini elmalarla donattıkları ağaç köknardı. 15. yüzyıldan
sonra bu ağaçlara sadece meyve değil ekmek, bisküvi gibi yiyecekler de
asılmaya başlanmış, Protestanlığın yayılması ile birlikte bunlara yanan
mumlar da eklenmiştir. Adet Avrupaya yayılırken aynı zamanda göçmenler
tarafından Amerikaya da taşınmıştır. Aslında ağaçların ruhani
törenlerde önemli bir sembol olarak yer alması adeti çok eskilere,
Hıristiyanlık öncesi zamanlara, hatta putlara ve doğaya tapınıldığı
zamanlardaki Mısır ve Çin uygarlıklarına kadar uzanır. O devirlerde
doğanın yeşilliği ve ağaçlar sonsuz hayatın sembolleriydiler. Benzer
şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde de yine Hıristiyanlıktan çok daha
önceki zamanlarda ağaçlar ruhani bakımdan kutsal kabul ediliyorlardı.
Kuzey Avrupada kış aylarında sadece bir kaç saat süren gündüzler 21
Aralıktan itibaren uzamaya başlarlar. Uzun karanlık günlerin
bittiğinin, gittikçe daha aydınlık günlerin geleceğinin müjdesi olan
Aralık ayının bu günleri de törenlerle karşılanırdı. Bu adet Avrupada
güneye indikçe değişerek yayıldı. Romalılar zamanında takvimin
başlangıcının, dünyanın yaratıldığı ay olduğuna inanılan ve tabiatın
canlanmasının müjdecisi olan Mart ayından Ocak ayına kaydırılması ile
kutlanacak tarihler konusunda kafalar iyice karıştı. Zamanla Kuzey
Avrupa ülkelerinin karanlığın bitişi ayin ve kutlamaları, Hıristiyan
dünyasınca Hz. İsanın doğum günü kabul edilerek ki bu kesin değildir.
Noel kutlamalarına dönüştürüldü. Bu arada ağaçlar, özellikle çam
ağaçları bu kutlamanın simgesi olmaya devam ettiler. Her ne kadar
yılbaşı günlerinde bir çam ağacının süslenmesi tüm dünyada adet olduysa
da bu günün dini bakımdan bir özelliği yoktur. Dünyanın Güneş
etrafındaki bir turunu tamamladığı coğrafi bir konumdur. Uygarlık ve
teknolojinin ilerlemesi ile çam ağacı üzerindeki mumların yerlerini
yanıp sönen minik renkli ampuller, elma, ekmek ve bisküvinin yerini
rengarenk süsler aldı. Günümüz insanı ağaçlara tapmamasına rağmen
onların kıymetini daha iyi biliyor. Bir kaç günlük eğlence için çam
ağaçlarını kesmiyor, plastik taklitlerini kullanıyor.
|
| · Dünyanın En Çok Söylenen Şarkısı Hangisidir?
Dünyada
şimdiye kadar en çok söylenmiş, halen de söylenmekte olan şarkı
hangisidir diye sorulsa hemen akla gelmeyebilir. Bu şarkı herkes
tarafından çok tanıdık, müziği ezbere bilinen bir şarkıdır. İyi ki
doğdun isim veya mutlu yıllar sana şeklinde söylenen doğum günü
şarkısı. Bu şarkı yaratılırken doğum günlerinde söyleneceği kimsenin
aklına gelmemişti. 1893de ABDde, Kentuckyde öğretmen iki kız kardeşin,
öğrencilerinin sabahları söylemeleri için besteledikleri bu şarkının
orijinal adı da Good Morning to All yani Herkese Günaydın idi.
Kardeşlerden şarkının müziğini yapan Mildred Hİll aynı zamanda
kiliselerde org, konserlerde piyano çalıyordu. Şarkının sözlerini ise
Mildredin dokuz yaş küçük kız kardeşi Patty yazmıştı. Mildred 1916da 57
yaşında öldükten birkaç yıl sonra bestelediği şarkı Happy Birthday
Mutlu doğum günü adı altında söylenmeye başlanacaktı. Hill kardeşler
şarkının telif haklarını 1893 yılında almışlardı. Ancak Robert Coleman
isimli biri, şarkının bestesini kullanarak sözlerini Happy birthday to
you olarak değiştirdi. Şarkı zaman içinde o kadar yayıldı ki
bestecileri bile unutuldu. Ne zaman şarkı doğum günü formatında
Broadwayde, bir müzikalde kullanılmaya başlandı, o güne kadar sesi
çıkmayan üçüncü kardeş Jessica mahkemeye başvurdu. Bestenin gerçekten
kendilerine ait olduğunu ispat etti ve şarkının tüm haklarına ailesinin
sahip olmasını sağladı. Bundan böyle şarkının ticari amaçla
kullanıldığı her yerde Hill ailesine telif hakkı ödenmesi gerekecekti.
Bu haber tüm dünyayı şok etti. Telefonla yarım milyon insana doğum
günlerinde melodiyi dinleten tanıtım ve pazarlama şirketleri bundan
vazgeçtiler, müzikaller bu parçayı ya repertuarlarından çıkarttılar ya
da şarkı şeklinde değil de düz okuma veya şiir şeklinde söylettiler.
Onlar telif hakkı ödememek için yollar ararken Dr. Patty Hill, 78
yaşında, uzun bir hastalıktan sonra ama şarkısının dünya çapında bir
doğum günü adeti olduğunu gördükten sonra öldü. Günümüzde bu şarkının
telif hakkı Warner Chappel Müzik Şirketine geçmiştir. Ticari amaçla
kullanıldığı her yerde şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır. Bu
miktarın yılda l milyon dolara yakın olduğu tahmin edilmektedir. Doğum
günü kutlayacakların bilgilerine sunulur.
|
| · Ne Zamandan Beri Kaşık ve Çatal Kullanıyoruz?
Avrupada
Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin ve
temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca yemek
yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı vardı. Yemek yerken
kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü gösteriyordu. Normal
insanlar beş parmaklarını kullanırlarken asiller üç parmaklarını yüzük
parmağı kesinlikle kullanılmadan kullanıyorlardı. Aslında Latince çatal
anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya atıp savurmada
kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir. Bunların çok
küçükleri Türkiyede Çatal Höyükde yapılan kazılarda bulunmuş ama ne işe
yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda yemek yemede
kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır. Çatal konusunda
kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskanada İtalyada ortaya
çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar Tanrının bahşettiği
yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir diye şiddetle
karşı çıktılar. İnsanların yüzyıllar boyu süren, yemek yerken çatal
kullanmaya karşı direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17.
Yüzyıla kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı.
Yiyeceği bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal
kullanmayı kadınsı bir davranış olarak görüyorlardı. Bu arada Fransız
ihtilalinin biraz öncesinde Fransada yavaş yavaş dört uçlu çatallar
kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü
göstergesi oldu. Çatalla birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak
ve bardak kullanmak adeti de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve
giderek dünyanın diğer yerlerine de yayıldı. Kaşığın kullanılmaya
başlanması ise tarih kadar eskidir. İnsanlar, çatala karşı
gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir. Bu, şüphesiz sıvı bir
şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif olmamasından
kaynaklanmıştır. En eski zamanlara ait kazılarda bile, taş, kemik, ağaç
veya madenden yapılmış kaşık veya benzeri şeylere rastlanmaktadır.
Kaşıktaki en önemli gelişmeler sapının şeklinde olmuştur. Yemek yerken
çatal niçin sol elde tutuluyor? Resmi yemeklerdeki en sıkıcı
durumlardan biri de budur. Sağ ellerini kullanan insanlar için sol elle
çatala hükmetmeye çalışmak sıkıntı verir. Hele etin yanında, aynı
tabakta pilav da varsa, sol eldeki çatalla pirinç tanelerini düşürmeden
ağza ulaştırmak gerçekten alışkanlık ister. Bereket çorba kaşığı için
böyle bir kural yok da sıcak çorbayı üstümüze başımıza dökmeden
içebiliyoruz. Çatal bıçak ile yeme adabımızı, kökeni saray ve asil
sınıfına dayanan Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman rahat hareket
etmeyi seven Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek uymazlar. Eti sağ
ellerindeki bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile bıçağı takas ettikten
sonra sağ ellerine aldıkları çatalla yerler. Yemekte eti kestikten
sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa alıp eti ağza
götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar sağ ele almak ve bu hareketi
yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme hızını düşürür. Yemeği yavaş yemek
bazı toplumlarda yemeğe saygı ifadesi olarak görülürken, bazı
toplumlarda ise bu davranış yemek adabı bakımından saygısızlık olarak
karşılanır. Bir görüşe göre Amerikalıların çatalı tutuş şekillerinin
ardında rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700lü yılların ortalarına
kadar Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek yerken sadece bıçak
ve kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen eti tutmaya yararken bıçak hem
kesmeye hem de batırıp ağza götürmeye yarıyordu. Daha sonraları
sofralardaki bıçakların uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten sonra
kaşığı sağ ele alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal
kullanılmaya başlanınca da aynı alışkanlık devam etti. Avrupalılar ise
aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza götürmek
bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler. Yemeğin temposunu
düşürmek gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ elini kullanan bir insan
için bıçağı sol elle ileri geri hareket ettirip eti kesmek zordu ama
sol elle çatalı ete batırıp ağza götürmeye alışılabiliyordu. Asil
sınıfının her zaman zorlayıcı ve göslerişe yönelik nezaket kuralları,
çatal kullanımı halka yayılınca da devam etti. Avrupada ve oradan
yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol, bıçağın sağ elde
tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar çatalı ellerinde
tutarlarken çatalın uçları yere bakar. Amerikalılar ise çatalı sağ elde
uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar. Yemeklen sonra tatlı yenilirken
çatalın sağ elde olması ise hiçbir kültürde görgüsüzlük anlamına
gelmiyor.
|
| · Lodos İnsanları Niçin Hasta Eder?
Çoğu
insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler Poyraz ve Lodos. Poyraz
kuzeyden eser soğuk getirir. Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş
ağrısı getirir. Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana
rüzgar vardır.
Kuzeyden YILDIZ
Kuzeydoğudan POYRAZ
Doğudan GÜNDOĞUSU
Güneydoğudan KEŞİŞLEME
Güneyden KIBLE
Güneybatıdan LODOS
Batıdan GÜNBATISI
Kuzeybatıdan KARAYEL
Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi
genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel
adlar alırlar.
Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve antisosyal davranışları
arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber va yaza doğru
suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslın da havalar
ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar
ancak tarihte savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın
bu bölümünde olmuştur.
Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden
biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu
iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan
üzerindeki elkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında
iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz.
Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez
olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden
değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.
Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle
güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı
verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır.
Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında
huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik
kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve
hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.
Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için Lodosun gözü yaşlıdır
diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve
yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce
gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler. Lodosun
insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos
rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar
devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında
bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın
etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır. Konu rüzgardan açılmışken
güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava
akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrongun Aya
ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ayda hava
olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?
Aya gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu
olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince
yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmisti.
İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum
fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.
|
| · Müzik Notaları Nasıl Bulunmuştur?
Müzikteki
matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pisagor
...Pythagoras, M.Ö. 530 450... tarafından atılmıştır. Biz kendisini
okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız ama Pisagor
günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin babasıdır. O kendi devrine
kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış,
geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi
olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.
Pisagor bilimi, bilim
için düşünüyor, bilimin uygulamak onu ilgilendirmiyordu. Bu nedenle
bilgi seven anlamındaki filozof sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır.
Pisagor tüm evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna
inanıyordu.
Pisagorun müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden
geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken
kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagorun ilgisini
çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan
sesleri incelemiş ve kayıtlar almış. Batı müziği 9. yüzyılın başına
kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa
aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9.
yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı. Arezzolu
Guidonun Guid Arezzo notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin
olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11.
yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan portenin
kullanılmasıyla notaların yüksekliği do, re, mi,.... ve süresi birlik,
ikilik, dörtlük,.... kesin biçimde belirlenebilir hale geldi. Aslında
müziğin dört parametresi vardır
Yükseklik, süre, şiddet ve tını.
Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler
sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın
yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık
bırakılmışlardır.
Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek
için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa,
sol, la, si. İngilizcede ve Almancada ise notalar harflerle gösterildi
C do, D re, E mi, F fa, G sol, A la, B si ing. H si alm.
Nota isimlerinden do nun önceki ismi ut idi. Sesli harfle başlayan bu
isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda
do olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ut hala kullanılır.
Si hariç diğer notaların isim babası Gui d Arezzodur. Arezzo bu adları
Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden
alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman B olarak kalmış,
sonradan 13. yüzyılda Sanete Iohannes kelimelerinin baş harflerinden
meydana gelen si adını almıştır. Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik
pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı
ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli
dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın
zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir
müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına
yeterli bir hale gelmiştir.
|
| · Gün ve Ay İsimleri Nereden Geliyor?
Tavla
oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler. (yek, du, se, cihar,
penç, şes) Şimdi de yedi sayısını öğreniyoruz. Farsça yedi (heft)dir
veya (hefte) Yedi günlük hafta ismi de buradan alınmıştır.
Halen Türkçede kullandığımız gün isimlerinin kökenlerinin neler olduklarını biliyor musunuz?
Cuma Arapça (Toplama, toplanma)
Cumartesi Arapça (Ertesi) Türkçe
Pazar Farsça Ba (Yemek), zar (yer)
Pazartesi Farsça (Ertesi) Türkçe
Salı İbranice (Üçüncü)
Çarşamba Farsça (Cehar) şenbe (dördüncü gün)
Perşembe Farsça (Penç) şenbe (beşinci gün)
Günümüzde kullandığımız ay isimlerinin geldikleri yerler de karışık.
Hicri takvimdeki Arabi ay isimlerinin bugün hiçbirini kullanmamamıza
rağmen yine de Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül aylarının
isimlerinin kökenleri Arapça ve Süryanice, Kasım ayının ise Arapça.
İşin daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen
hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin ayların
isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.
Ocak Türkçe (Kışın evlerde ateş yakılan yer)
Şubat Süryanice
Mart (Latince Mariîus mitolojik isim Mars tan)
Nisan Süryanice
Mayıs (Latice Tanrıça Marianın ayı)
Haziran Süryanice
Temmuz Arapça Süryanice
Ağustos (Latice Roma İmparatoru Augustusun adından)
Eylül Süryanice
Ekim (Türkçe Toprağı ekmekten)
Kasım (Arapça Bölen)
Aralık (Türkçe İki zaman dilimi arası)
|
| · Satrançta Şah Niçin Çok Pasiftir?
Satranç
oyununda Şah koruma altındadır. O sanki bir köşede korkudan sinmiş bir
şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla birer birer ilerleyen, arada
sırada "hadi ne zaman rok yapacaksanız, yapın" diye inleyen bir insan
görünüşü verir.
Halbuki vezir, satranç tahtasını oradan oraya
dolaşarak, atlayarak zıplayarak rakibi yıpratarak, son derecede etkin
bir şekilde hareket etmektedir.
Bu taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için bu
hareketlilik normal görülebilir ama Batı ülkelerinin bu taşa kraliçe
anlamında "queen" adını verdiklerini düşünürseniz ortaya tuhaf bir
durum çıkar. Hele satrancın tarihinin 7. yüzyıldan öncesine gittiği göz
önüne alınırsa, o zamanlar daima ordularının başında savaşa giden
krallara, şahlara satrançta niçin böyle pasif bir rol verilmiştir,
anlaşılmaz.
Satrancın ilk olarak 6. yüzyıl içinde Hindular tarafından oynanmaya
başlanıldığı, daha doğrusu Hinduların "chaturunga" (şaturanga) isimli
oyunundan geliştiği ileri sürülüyor. "Chaturunga" sözcüğü Sanskritcede
"dört kol", "dört kollu ordu" veya "dört silah" anlamına gelmektedir.
O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. Filler, savaş
arabaları, süvariler ve piyade. Bugün bu dört kola, fil, kale, at ve
piyon diyoruz. Avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı için bu taşa
piskopos (bishop) adı verilmiştir. Bizdeki at Arapçada süvari, Avrupada
ise şövalye olarak adlandırılmıştır. Yani medeniyetler satranç
terimlerinde kendilerine göre bazı değişiklikler yapmışlardır.
Şaturanga Hindistandan önce İrana geçti ve geçerken ismi "şatrang"
oldu. Arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri İspanya
üzerinden Avrupaya getirdiler. Araplar oyuna "şatranj" veya
"al-şah-mat" (şah ölü) ismini verdiler. Ancak şah oyunda hiçbir zaman
ölmez, diğer taşlar gibi oyun tahtasının dışına çıkartılamaz. Vatanı
olan karelerde kımıldayamaz hale gelince esir düşer. Satranç ismi
Türkçeye Arapçadan girmiştir. İlk oynanış şeklinde bugünkü hareket
kabiliyetindeki bir vezir veya kraliçe yoktu. Gerçi şahın yanında
Araplar tarafından akıllı adam diye isimlendirilen bir taş vardı ama
hareket imkanı çok kısıtlıydı. Sadece bir kere o da çapraz olmak
koşuluyla ilerleyebiliyordu. Asırdan asıra, ülkeden ülkeye satranç
oyunu gittikçe gelişti ve bazı değişikliklere uğradı. Avrupaya
ulaştığında vezirin ismi kraliçe oldu ama hareket imkanı hala
kısıtlıydı. Bununla belki o yıllarda Avrupada yaşayan güçlü
kraliçelerin, krallarının daima yanında olup onları kollamaları
şeklinde sosyal bir bağlantı kurulabilir. Bu şekli ile satranç oyunu
çok yavaş oynanabildiğinden oyunu süratlendirmek için kraliçe (vezir)
ve filin güçleri, yani hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları
genişletildi. Bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı
kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı
tanındı. Bu, çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. Taşların en
güçsüzü ve alçak gönüllüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı ile
ilerlerse en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın şahını mat
ederek en son sözü söyleyebiliyordu. Avrupada gün geçtikçe gelişen
demokrasi, yıkılan krallıklar satranca da yansıyordu. Şah artık örneği
çok az kalmış, güçsüz monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek
çıkamıyordu.
Gerçeği oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise
başlangıçta oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah bir yerine
iki kraliçesinin olmasını istemez ki!
|
| · Arabaların Arka Camları Niçin Tam Olarak Açılmıyor?
Bilindiği
gibi pek çok model binek arabalarda arka kapıların camları dibine kadar
tam açılamaz. Yaklaşık üçte bir mesafeye gelince dururlar. Tabii bu
sürücüler için bir problem değildir. Onlar ön camları tam açıp püfür
püfür giderler. Klimalı araç sayısı çoğalıp tüm camların kapalı
tutulması durumu ortaya çıkınca arka camların tam açılamaması konusu
gündemden iyice düşmüştür.
Arabaların arka camlarının tam
açılmamasının içeriye egzos gazı, böcek veya gürültü girmesiyle ve
arabanın emniyetiyle biri alakası yoktur. Arabaları dizayn eden
mühendisler bunu kullanıcıların çocuklarının arabadan sarkmamaları için
tercih ettiklerini söylüyorlar. Hatta arka camların açılmaması için
arabaya kilit dahi koyuyorlar. Gerçek ise farklıdır. Performansı en
yüksek arabayı yapabilmek için katlanılması gereken bir durumdur bu.
Dikkat ederseniz orta ve küçük boy arabaların çoğunda arka tekerlekler
arka kapılara çok yakındır. Bu nedenle ön ve arka kapıların şekilleri
farklıdır. Ön kapıda camın dibine kadar girmesi için yer varken arka
kapılarda tekerleğin ve çamurluğunun konumlarından dolayı alt kısım
daraldığından yer yoktur. Bu, şekilden dolayı zaten arka kapıdan inmek
de daha zordur. Cam, kapının düz devam eden kısmındaki yuvasına kadar
inebilir, daha sonra gidebileceği bir yer yoktur.
Peki arabalarımızın kapıları niçin arkadan öne doğru açılıyor? Bir
sürücü olarak kapınızı hep sol elle açtığınız dikkatinizi çekti mi?
Kapı arkadan öne doğru açıldığından zaten sağ elle hiç denemeyin sorun
yaşarsınız. Arabaların ilk yapıldıkları zamanlarda kapıların menteşe ve
kilit sistemleri bugünkü kadar sağlam değildi. Ancak insanların çoğu
sağ ellerini kullandıklarından sürücü tarafındaki kapı önden arkaya
açılır şekilde yapılıyor, diğer kapı(lar)da da bu şekle uyuluyordu. Bu
durum hareket halinde iken aniden açılan kapının karşıdan gelen hava
akımıyla kapanamamasına hatta kopmasına yol açabiliyordu. Bu nedenle
kapıların arkadan öne doğru açılır şekilde yapılmasına başlandı. Artık
kilit kazara boşalsa bile karşıdan gelen hava akımı kapının açılmasına
müsaade etmiyordu. Konu arabalardan açılmışken fabrikadan yeni çıkmış
arabalardaki güzel kokudan da söz edelim. "Yeni araba kokusu" denilen
ve insanların hoşuna giden bu koku tek bir koku olmayıp, birçok kokunun
birleşmesinden oluşan çok özel bir kokudur. Zamanla kaybolur ve arabaya
asılan suni koku yayıcılardan hiçbirinin kokusu onun yerini tutamaz. Bu
koku, boya ve boyadan önce kullanılan astar boya, konsolda, pencere ve
kapılarda kullanılan lastik ve plastik malzemelerin kokularının bir
karışımıdır. Bunlara yapıştırıcıların, izolasyon malzemelerinin,
koltuklardaki kumaşın, deri parçalarının ve döşemelerde kullanılan
vinilin kokuları da karışır. Ortaya çok özel ve taklidi imkansız bir
koku çıkar.
|
| · Filmlerde tekerlekler Niçin Ters Döner?
Bunun
için önce şunu bilmemiz lazım. Filim kamerası ile fotoğraf makinesi
arasında teknik açıdan büyük bir fark yoktur. Fotoğraf makinesinde her
deklanşöre basışta film karesine bir görüntü kaydedilir, film
kamerasında ise akan film üzerinde saniyede 24 görüntü karesi
kaydedilir. Bunu aynı hızda perdeye yansıtırsanız gözümüz arka arkaya
gelen karelerdeki küçük farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir
görüntü olarak görür.
Şimdi gelelim filmlerdeki tekerlekler
meselesine. Kovboy filmlerindeki at arabalarının veya trenlerin
tekerlekleri aracın hareketi ile ileriye doğru dönmeye başlar. Aracın
hızı arttıkça perdede görüntüdeki tekerleğin dönüş hızı gittikçe
yavaşlar, bir an durma noktasına gelir ve sonra araç ileri doğru
gitmesine rağmen tekerlekler tersine dönmeye başlarlar, daha doğrusu
gözümüze öyle görünürler. Tekerlekleri saniyede 24 defa dönen ve hızla
giden bir at arabasını düşünelim. Bunu saniyede 24 kare çeken bir
kamera ile görüntülersek her kare tekerleğin aynı pozisyonunu aynı
noktada görüntüleyeceği için gözümüz tekerleği duruyormuş gibi algılar.
Tekerleklerin dönüş hızına bağlı olarak filmin her karesi tekerleğin
tam tur atmamış halini görüntülerse bu sefer de tekerlekler geri
dönüyormuş gibi görünürler. Gerek at arabaları ve gerekse trenlerde
tekerleğin merkezi ile çevresi arasında bağlayıcı elemanlar olduğundan
bunların pozisyonları ve sayıları daha değişik dönüş hızlarında da
benzer görüntüyü vererek gözü iyice yanıltır. Bu tekerlekler düz daire
şeklinde bir kapakla kapatılmış olsalar bu görüntü yanılgısı
olmayabilir. Sinema konusunda en çok merak edilenlerden biri de sessiz
sinema zamanındaki eski filmlerde insanların niçin hızlı hareket
ettikleridir. Aslında bunun iki nedeni vardır. Birincisi ilk filmlerin
saniyede 16 görüntü geçecek şekilde çekilmesidir. Bunlar günümüzün
saniyede 24 görüntü veren makinelerinde oynatıldığı zaman hareketler
neredeyse yüzde elli hızlanmaktadır.
Diğer sebep ise eski filmlerin çoğunluğunu oluşturan komedilerin bu
şekilde gösterilmesinin filmi daha gülünç kılmasıdır. Bu nedenle o
zamanlarda, yani 1915 yılı civarında bile bazı komedi filmleri düşük
hızda çekilir, saniyede 16 görüntü hızıyla oynatılarak karakterlerin
daha komik görüntü vermeleri sağlanırdı. Günümüzdeki filmlerde bile
bazen karakterler hızlı hareket ettirilerek komedi, yavaş hareket
ettirilerek romantizm veya daha fazla şiddet etkisi yaratma yollarına
başvuruluyor.
|
| · İnsanlar Ne Zamandan Beri Ayakkabı Giyiyor?
Ayak
yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır
görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır,
bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır.
Vücut ağırlığını taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı
ayakkabı ile başlar. Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru
denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın
taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş,
damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü
tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu
bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir. Çoğu ayakkabı “taban”
adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile “saya” adı
verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar
dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre
değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların
şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur. Gerçi İspanya”daki 12 - 15 bin
yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda
kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı
izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak
Mezopotamya”da rastlanmıştır. Günümüzdeki anlamı ve şekli ile
ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya
çıktığı sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği
şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın
altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı. Mısır
sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak
görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği
tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu”da çok az da olsa hala
kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi. Ortaçağda kızı
evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir
ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni
evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o
günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini
vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.
Avrupa”da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar
moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı
ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa”da
16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge
boyanıyordu. Avrupa”da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları
farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları
Avrupa”da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki
kişinin yardımıyla) giyebiliyordu. 19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada
her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda
sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için
ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD”de, Philadelphia”da
başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916”da yine ABD”de
yapıldı ve bunlara “ket” (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin
yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde
ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria
için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya
Savaşı sırasında ortaya çıktı. Osmanlı Türkleri”nde de deri işleme
sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı”nın at
binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden
ayakkabıcılık çok gelişmiştir. Bugün artık en ilkel topluluklarda bile
insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var
bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay”a ilk ayak
basan astronot Neil Armstrong”un ayakkabıları dönüş yolculuğunda
herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem
olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp
duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi
neredeler acaba?
|
| · Aynı Tarih Niçin Her Yıl Farklı Güne Geliyor?
Günlük
yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel, ekonomik tüm
aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız. Takvimle ilgili en
büyük güçlüğümüz sürekli “şu tarih hangi güne geliyor” sorusunu sormak
zorunda kalışımızdır. Başta milli bayram, kutlama ve tatil günleri
olmak üzere aynı tarihin her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece
yıl içersinde sağlıklı planlama yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş
günlerinin değişmesi nedeni ile tüm kurumların hesap, plan ve
istalistiklerini de alt üst eder.
Bunun sorumlusu Dünya”nın
Güneş”in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski çağlarda bile insanlar
etkinliklerini Güneş”in görünür hareketlerine göre düzenlemişler, yani
basit hali ile de olsa Güneş Takvimi”ni kullanmışlardır. Ancak bu bir
yılın süresi bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar oluşmakta, bu
da ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.
Güneş Takvimi”ni ilk kullananlardan Mısırlılar”da bir yıl 365 gün
(aslında 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu.
Aradaki bu farktan dolayı, örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508
yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.
Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay”ın evrelerine dayanan
29 ve 30”ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi”ni kullanmayı tercih
ettiler. Bu takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri Güneş
Takvimi”ne göre her yıl 11 gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması
arasında geçen süre (29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine
günün tam katı olmadığından Ay Takvimi”nin de çok sağlıklı olduğu
söylenemez. Günümüzde Ay Takvimi”ni kullanmaya devam eden İslam
ülkelerinde ay süreleri hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan,
yani hilalin ilk gözlemlendiği aksam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış
sayıldığından, bir ayın kaç gün süreceği önceden bilinemez. Farklı
İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde başlatabilirler. Bu, özellikle
Ramazan ayının son günü ve takip eden bayramın ilk günü için karışıklık
yaratır.
Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda
kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi”ndeki
aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jul Sezar,
diğeri de milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki
kez önemli değişiklik yapılmıştır. Sezar ardarda üç yılı 365 gün,
dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu sürenin olması
gerekenden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek 128 yılda
fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur. 1582 yılına
gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10 gün
ileri aldı. 4 Ekim”den sonraki gün 15 Ekim kabul edildi. 10 gün
yaşanmadan atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, halk “on günümüzü
geri isteriz” diye gösteriler yaptı.
Papa”nın asıl önemli reformu 400”e böiünemeyen yüzyıllarda Şubat”ın 29
çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100, 2200 ve
2300 yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede bir 29 gün
olabilecekti. Bu sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark
yılda 0,00030 güne düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma
demektir ve çok önemli değildir.
Bu takvimi İngiltere 1752”de, Rusya 1918”de, Türkiye ise l Ocak 1926”da
kabul etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün
olması nedenleri ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması
sorunu yine çözülemedi.
Dünya Takvim Reformu Birliği”nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve
eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim önerisi
var ama henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı
karışıklığı ve maliyeti göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini
gösterememektedir.
|
|